ISSN 2148-4902
e-ISSN 2536-4553
 

Volume : 5 Issue : 3 Year : 2018

 
North Clin Istanb: 2 (2)
Volume: 2  Issue: 2 - 2015
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Neutrophil lymphocyte ratio in obese adolescents
Murat Aydın, Ahsen Yılmaz, Mustafa Metin Donma, Feti Tulubas, Muhammed Demirkol, Murat Erdoğan, Ahmet Gürel
PMID: 28058347  PMCID: PMC5175101  doi: 10.14744/nci.2015.25238  Pages 87 - 91
AMAÇ: Obezite, özellikle gelişmiş ülkelerde oldukça yaygın görülen bir sağlık sorunudur ve özellikle kardiyovasküler ve endokrin sistemi etkilemekte ve vücudun birçok yerinde hasara neden olmaktadır. Obezite fizyopatolojisinde inflamasyon önemli bir yer tutmaklatır. Biz bu çalışamada Nötrofil Lenfosit Oranını kullanarak obez çocuklardaki inflamasyon şiddetini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Bu çalışma 130 obez 57 sağlıklı çocuk üzerinde retrospektif olarak yapıldı. Çocuklarda vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplaması, Centers for Disease Control 2000 (CDC) çocukluk ve adolesan çağı için VKİ persantilleri esas alınarak persantil çizelgesinin % 85-95 aralığı kilolu, % 95‟in üzeri ise obez olarak tanımlamıştır
BULGULAR: Obez grubun lenfosit ve nötrofil oranları anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0.03 ve 0.045. Aynı şekilde Nötrofil Lenfosit Oranını ve CRP düzeyi de obez grupta anlamlı olarak yüksek bulundu ( p=0.02 ve p=0.00) Her iki grup arasında Trombosit/ Lenfosit oranı açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p=0.156)
SONUÇ: Son yıllarda ve artan çocukluk çağı obesitesinin atheroskleroz patogenezini erken yaşlarda tetiklenmesi olasıdır. Artmış Nötrofil Lenfosit Oranı, atherosklerozun erken döneminde rol oynayan inflamasyonun şiddet ile ilişkili olabilir. Bu nedenle çocukluk çağında obesitenin diyet ve diğer tedavi metodları ile kontrol alınması ileri yaştaki mortalite ve morbiditenin önüne geçecektir.
OBJECTIVE: Obesity is a growing health problem in most of the developed countries. It is associated with many chronic diseases, affecting particularly endocrine and cardiovascular systems. Inflammation plays a key role in pathophysiology of obesity. In this study, we aimed to investigate the inflammation status in obese children using Neutrophil/Lymphocyte Ratio.
METHODS: In this study 130 obese and 57 healthy children were assessed retrospectively. According to Centers for Disease Control 2000 (CDC) BMI percentiles for childhood and adulthood, 85-95 percentile was considered as overweight and > 95 percentile as obese.
RESULTS: Lymphocyte/Neutrophil ratio in the obese group were significantly higher compared to those in healthy controls [p=0.03 and p=0.045, respectively]. Neutrophil / Lymphocyte ratio and CRP level in the obese group were significantly higher compared to those in healthy controls [p=0.02 and p=0.00, respectively]. Thrombocyte /Lymphocyte ratio were not significantly different between two groups (p=0.156).
CONCLUSION: It is possible that childhood obesity which has been increasing recently triggers the pathogenesis of atherosclerosis during the early years of life. Increased Neutrophil/Lymphocyte Ratio might be associated with the severity of inflammation which plays a role in the early stages of atherosclerosis. Therefore, taking childhood obesity under control using diet and other treatment methods will prevent mortality and morbidity in the elderly.

2.A Prospective Study To Assess The Clinical Impact of Interobserver Reliability of Sonographic Fetal Nuchal Translucency and Crown-Rump Length on Combined First-Trimester Screening
Hüseyin Aksoy, Sezin Özyurt, Ülkü Aksoy, Erol Mutlu, Şadan Tutuş, Mustafa Alparslan Babayiğit, Gökhan Açmaz, Özge İdem Karadağ, Burak Yücel
PMID: 28058348  PMCID: PMC5175102  doi: 10.14744/nci.2015.08370  Pages 92 - 100
AMAÇ: Fetal biyometrik parametrelerin operatörler arası değişkenliğini ve bu değişkenliğin kombine ilk trimester tarama sonuçlarını nasıl etkilediğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Kombine ilk trimester taraması planlanan 64 tekil gebelik incelendi. Tüm ölçümleri aynı vizitte deneyimli iki ultrason operatörü gerçekleştirdi. Tarama risk hesaplamaları her operatörün sonografik fetal ölçümlerine göre ayrı olarak hesaplandı. Fetal ense kalınlığı ve baş-popo mesafesi açısından operatörler arası değişkenlik ve bu değişkenliğin tarama sonuçlarına etkisi değerlendirildi.
BULGULAR: Ense kalınlığı ve baş-popo mesafesi için operatörler arası güvenilirlik sırasıyla 0.687 and 0.945 (p<0.001) idi. Trizomi 21 ve trizomi 13/18 için operatörler arası güvenilirlik sırasıyla 0.945 and 0.963 (p<0.001) idi.
SONUÇ: Sonuçlarımız ense kalınlığı için operatörler arasındaki uyum düşük iken, baş-popo mesafesi için oldukça yüksek operatörler arası güvenilirlik göstermektedir. Ense kalınlığı için düşük operatörler arası güvenilirlik ve uyuma rağmen, kromozomal anomaliler açısından operatörler arası güvenilirlik oldukça yüksekti.
OBJECTIVE: To examine the interobserver variability for fetal biometry parameters and to focus on how this variability affects the combined first-trimester screening test results.
METHODS: Sixty-four singelton pregnancies who were scheduled for combined first-trimester screening were investigated. Two experienced sonographers performed all examinations at the same visit. The risk calculations of screening were performed according to the each operator's ultrasonographic fetal measurements separately. Interobserver variability in measurements of fetal nuchal translucency (NT) and crown-rump length (CRL) and the effect of this interobserver variability on the screening results were assessed.
RESULTS: Interobserver reliability for NT and CRL 0.687 and 0.945 (p<0.001), respectively. Interobserver reliability coefficients for Trisomy 21 and Trisomy 13/18 were 0.945 and 0.963 (p<0.001), respectively.
CONCLUSION: Our study demonstrated quite high interobserver reliability for CRL measurement, while interobserver agreement for NT was lower. Despite this lower reliability and agreement for NT measurement, interobserver reliability for chromosomal abnormalities was quite high.

3.Analysis of surgically treated gastric cancers: A tertiary hospital experience in Turkey
Orhan Alimoğlu, Abdullah Şişik, Tunç Eren, Suat Aktaş, Fatih Başak, Metin Leblebici, Gürhan Baş
PMID: 28058349  PMCID: PMC5175086  doi: 10.14744/nci.2015.48569  Pages 101 - 106
GİRİŞ ve AMAÇ: Mide kanseri dünyada en sık görülen beşinci kanser türü olup Türkiye’de de en sık kanserler arasında ilk 10 içerisinde yer almaktadır. Buna rağmen, kanserlerin epidemiyolojisinin analizi ve tarama programlarını geliştirilmesi halen sağlık profesyonelleri için birincil öncelik taşıyan konular arasında bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, İstanbul’da bir üçüncü basamak hastanede mide kanseri olgularının evrelere göre dağılımını incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2009 ile Ocak 2014 arasında Genel Cerrahi Kliniğinde, cerrahi olarak tedavi edilen tüm mide kanseri olguları retrospektif olarak değerlendirildi. Ameliyat yılı, demografik, klinik ve histopatolojik parametreleri içeren veriler kayıt edilerek istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Çalışma grubu 111 hastadan oluşmaktaydı. Hastaların 74’ü (%66.66) erkek ve 37’si (%33.33) kadın olup ortalama yaş 63.49±11.83 hesaplandı. Sırasıyla 62 ve 18 olgu sayılarıyla, Evre 3 ve 4 hastalık en sık gözlenen evrelerdi. Tüm yıllara göre Evre 3, en sık evre olarak saptandı (p<0.05). Mide kanserinin yerleşimine göre yapılan incelemelerde; 31 hastada gözlenen kardiya lokalizasyonunun, 75 hastada görülen kardiya dışı lokalizasyona göre daha az sıklıkta olduğu belirlendi. Beş yıllık dönemde, tüm yıllara göre kardiya dışı yerleşim, en sık lokalizasyon olarak saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel olarak Türk popülasyonunda ileri evre mide kanseri gözlenmektedir. Erken teşhis ve daha iyi sonuçlar elde edilebilmesi için yeni stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: Gastric cancer (GC) is the fifth most common cancer worldwide, and in Turkey, GC is placed in the 10 most common cancers. However, analyzing the epidemiology of cancers and improving screening programs for cancers are not still prior subjects for healthcare professionals. This study aims to show the stage distribution of GC in a tertiary hospital of Istanbul, Turkey.
METHODS: All surgically treated GC cases in the General Surgery Department, between January 2009 and January 2014 were retrospectively reviewed. Data including the operation year, the demographic, clinical and histopathological parameters were recorded and statistically analyzed.
RESULTS: The study group consisted of 111 patients. 74 (66.66%) patients were men, and 37 (33.33%) patients were women with a mean age of 63.49±11.83. Stage 3 and 4 were the most determined stages with 62 and 18 cases, respectively. Stage 3 was the most common stage in all years (p<0.05). GC location analysis showed less cardia location than non-cardia with 31 and 75 patients. Non-cardia was the most common location in all 5 years (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Turkish population has advanced staged GC disease generally. New strategies are needed for early diagnosis and better outcomes.

4.Upper respiratory tract infections evaluation of prescriptions
Serdar Özdemir, Tuba Cimilli Öztürk, Yasin Metiner, Rohat Ak, Oktay Öcal
PMID: 28058350  PMCID: PMC5175087  doi: 10.14744/nci.2015.69885  Pages 107 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: AMAÇ: Çalışmada hastanemiz acil servis hekimlerinin akut nazofarenjit, akut tonsillit ve akut farenjit tanıları ile 2014 yılı ocak ayında yazdıkları reçetelerin içeriğini retrospektif olarak değerlendirmeyi ve antibiyotik kullanım sıklığını belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: YÖNTEMLER: Çalışmamızda bir eğitim araştırma hastanesi Acil Tıp Kliniği’ne 1 Ocak-31 Ocak 2014 tarihleri arasında başvuran hastaların kayıtları incelenmiştir. Bu kayıtlardan akut nazofarenjit (J.00), akut farenjit (J.02), akut tonsillit (J.03) tanısı olan bütün hastaların dosyaları incelendi. İkinci bir tanısı olan hastalar ve reçete yazılmayan hastalar çalışma dışı tutuldu. 5261 hastanın reçeteleri değerlendirilerek antibiyotik yazılma oranları ve semptomatik tedavide kullanılan ilaçlar değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dâhil edilen 5261 olgunun olguların %63,5’ine antibiyotik yazıldığı en çok tercih edilen antibiyotiklerin ise penisilin ve beta laktamaz kombinasyonu(%38,8) ve sefalosporinler(%26,2) olduğu görüldü. Semptomatik tedavide ise en fazla tercih edilen kombine preparatlardı(%65,9). Nonsteroid antienflamatuar ilaçlar kendi aralarında karşılaştırıldığında ise en fazla tercih edilen deksketoprofendi(%63). Reçete başına düşen ilaç sayısının 3,26 olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SONUÇ: Solunum yolu enfeksiyonları tedavisinde aşırı ve uygun olmayan antibiyotik kullanımı global bir sorundur. Semptomatik tedavide kullanılan ajanların fazlalığı ise polifarmasiye neden olmaktadır. Akılcı ilaç kullanımı ilkeleri hususunda hekimleri ve hastaları eğitmek bu sorunun çözümünde katkısı olacaktır.
INTRODUCTION: OBJECTIVE: We aimed to determine frequency of antibiotic use and retrospectively evaluation of prescriptions to diagnosis of acute pharyngitis, acute nasopharyngitis and acute tonsillitis which prescriped by our hospital emergency department physicians in January 2014.
METHODS: Records of patients who admitted to education and research hospital between 1 January to 31 January 2014 were analyzed in this study. Record of all patients with the diagnosis of acute nasopharyngitis (J.00), acute pharyngitis (J.02) and acute tonsillitis (J.03) were included and patients have a second diagnosis or haven’t any prescription were excluded. Frequency of antibiotics and other symptomatic medications use were analyzed in 5261 prescriptions.
RESULTS: Antibiotics prescribed rate was %63.5 and most preferred antibiotics were penicilin and beta-lactamase combination (%38.8) and cephalosporins (%26.2) in these 5261 prescriptions. Combine preparations were the most preferred in symptomatic medications (%65.9). Dexketoprofen was the most preferred in nonsteroidal anti-inflammatory drugs (%63). The number of drugs per prescription was found 3,26.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CONCLUSION: Excessive and improrer use of antibiotics in the treatment of respiratuary ract infection is a global problem. The use of excess agents in symptomatic medication leads to polypharmacy. With regard to principles of rational drug use to educate doctors and patients will contribute to the solution of this problem.

5.Comparison of Subgaleal and Subdural Closed Drainage System in Surgical Treatment of Chronic Subdural Hematoma
Şükrü Oral, Resul Emin Börklü, Ahmet Küçük, Halil Ulutabanca, Ahmet Selçuklu
PMID: 28058351  PMCID: PMC5175088  doi: 10.14744/nci.2015.06977  Pages 115 - 121
AMAÇ: Bir veya iki burr-hole kraniostomi ve irrigasyon ile uygulanan subgaleal veya subdural kapalı drenaj sistemi, kronik subdural hematomun cerrahi tedavisinde en yaygın kullanılan metotlardandır. Bu çalışmanın amacı, bu iki tekniğin avantaj ve dezavantajlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEMLER: 70 hasta burr-hole ile subdural veya subgaleal drenaj sistemi uygulanarak tedavi edildi. Hastalar ameliyat tekniğine göre iki grup olarak sınıflandırıldı. 1.Gruba (n=36) bir veya iki burr-hole kraniostomi ve irrigasyon ile uygulanan subgaleal kapalı drenaj sistemi, 2.Gruba (n=38) Bir veya iki burr-hole kraniostomi ve irrigasyon ile uygulanan subdural kapalı drenaj sistemi uygulandı. Yaş dağılımı, komplikasyon oranı, kadın ve erkek oranını karşılaştırdık.
BULGULAR: İki grubun rekürrens oranları arasında dikkate değer bir fark yoktu. 1. Grupta rekürrens oranı %6.25, 2.grupta %7.8 idi. 2.grupta bir hastada subdural ampiyem gelişti. Hastalarda semptomatik pnömosefalus oluşmadı. 4 hasta, ameliyattan ortalama 12-20 gün sonra rekürrens nedeniyle, aynı yöntemle tekrar opere edildi.
SONUÇ: Her iki teknik de yüksek kür oranı ve düşük rekürrens riskine sahiptir. Ama subgaleal drenaj sistemi biraz daha az invaziv, güvenli ve teknik olarak kolaydır. Bu yüzden yüksek riskli ve yaşlı hastalarda uygulanabilir.
OBJECTIVE: One or two burr-hole craniostomy with subgaleal or subdural drainage system with irrigation are the most common methods for surgical treatment of CSDH. The aim of this study is to compare the advantages or disadvantages between these techniques for CSDH.
METHODS: Seventy patients were treated by burr-hole subdural drainage or subgaleal drainage system with irrigation. Our patients were classified into two groups according to the operative procedure. Group I, one or two burr- hole craniostomy with subgaleal closed system drainage with irrigation (n=36), group II, one or two burr-hole craniostomy with subdural closed drainage system with irrigation(n=38). We compared male and female ratio, complication rate, age distribution.
RESULTS: There was no remarkable difference between recurrence rates of the two groups. Recurrence rate was %6.25 in group I and %7.8 group II. Subdural ampyema was occurred in one of the patients in group II. Symptomatic pneumocephalus wasn’t occur in patients. Four patients were reoperated for recurrence at on average 12-20 days after the operation with the same methods.
CONCLUSION: Both of the techniques have a higher cure rate and a lower risk of recurrence. However, subgaleal drainage system is relatively less invasive, safe,technical easy. So it applicable to aged and higher risk patients.

6.Obstetric and neonatal outcomes of adolescent pregnancy
Tuncay Yüce, Seda Şahin Aker, Mehmet Murat Seval, Erkan Kalafat, Feride Söylemez
PMID: 28058352  PMCID: PMC5175089  doi: 10.14744/nci.2015.86158  Pages 122 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: AMAÇ: Adölesan dönemdeki gebelikleri gebelik komplikasyonları ve perinatal sonuçları açısından değerlendirmek amacıyla planladığımız çalışmamızı retrospektif olarak yaptık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: YÖNTEMLER: Verilerine tam olarak ulaşabildiğimiz 341 gebeyi değerlendirdik. Bu hastaları gebelikte görülen komplikasyonlar ve perinatal komplikasyonlar açısından değerlendirdik.
BULGULAR: Anemi %35,4, preeklampsi/eklampsi %1,45, IUGR %3,81, erken membran rüptürü %1,4, sezeryan oranı %29,04, müdahaleli vajinal doğum %0,3 olarak bulunmuştur. Perinatal mortalitemiz olmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SONUÇ: Retrospektif olarak yaptığımız bu araştırmamızda adölesan yaş grubunda komplikasyon oranlarımız hem erişkin yaş grubuna göre hem de adölesan yaş grubunda yapılan diğer çalışmalara göre daha düşük olduğunu bulduk. Biz 4.basamak bir hastane olduğumuzdan ve hastalarımızın kontrollerini düzenli bir şekilde yaptığımız için bu oranlarımız literatürdekinden daha iyi bulunmuş olabilir. Adölesan yaş grubu gebeliklerde düzenli takip yapılması beklenildiğinin aksine komplikasyon oranlarını arttırmayabilir.
INTRODUCTION: OBJECTIVE: To study effects of adolescence on maternal and fetal outcome of pregnancies conceived during that period.
METHODS: A secondary analysis of medical records were performed. All women who delivered below age of 18 were included in analysis. Anemia, preeclampsia, intrauterine growth restriction, early membrane rupture, cesarean, and instrumental birth rates were investigated.
RESULTS: Between years 2007 and 2014, 341 deliveries to adolescent mothers were included in the analysis. Anemia rates were 35.4%, preeclampsia rates were 1.45%, intrauterine growth retardation rates were 3.81%, early membrane rupture rates were 1.4%, cesarean rates were 29.04%, instrumental delivery rates were 0.3% in our study group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CONCLUSION: Our results indicate adolescent pregnancies are not necessarily associated with poorer outcome compared to mothers delivering above age of 18. Preeclampsia rates were lower compared to background rates and anemia rates were higher compared to background rates. As long as proper antenatal surveillance is employed, adolescent mothers does not seem to have increased risk for most of obstetric complications.

7.The impact of Integrated Obstetric and Neonatal Services on Maternal Postpartum Health Care Services Utilization
Fisun Vural, Filiz Yıldırım, Birol Vural
PMID: 28058353  PMCID: PMC5175090  doi: 10.14744/nci.2015.23865  Pages 128 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Postnatal bakım anne ve yenidoğan sağlığının desteklenmesi ve devamı için önemli bir konudur. Ancak birçok ülkede annelerin postpartum sağlık hizmetlerini kullanım oranları düşüktür. Bu çalışmanın amacı, postpartum dönemde yenidoğan ve obstetrik bakım hizmetlerinin entegre sunulmasının annelerin postnatal sağlık bakım hizmetlerinden faydalanım oranlarına etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: : Çalışmaya Kocaeli Gölcük Necati Çelik Devlet Hastanesi’nde 2010 ve 2013 yılları arasındaki doğumlar dahil edildi (n: 4193). Tüm doğum yapanlar doğumdan sonraki ilk iki hafta içinde yenidoğan işitme testi (YİT), yenidoğan ve loğusa bakımı için çağrıldı. Temmuz 2011 tarihinden sonraki doğumlarda anne ve yenidoğan bakım hizmetleri bir arada sunuldu. Entegre servis kullanımı sonrası 3093 doğum ve entegrasyon öncesi 1100 doğum postpartum sağlık hizmetleri kullanım oranları açısından karşılaştırıldı
BULGULAR: Entegre servis kullanımı sonrası; yenidoğan bakım, YİT ve maternal postpartum bakım hizmetlerinden faydalanım oranları önemli ölçüde artmıştır (p<0.0001). Özellikle, maternal servis kullanımı % 34’ lerden, % 99’ a yükselmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Doğum sonrası dönemde yenidoğan ve obstetrik bakım hizmetlerinin birleştirilmesi, postpartum sağlık hizmetlerinden faydalanım oranlarını arttırır.
INTRODUCTION: Postnatal care is an important issue in maintaining and promoting maternal and neonatal health. However, maternal postpartum service utilization is low in many countries. This study was aimed to investigate the impact of integrated obstetric and neonatal services on postnatal health care service utilization rates of mothers.
METHODS: This study designed among deliveries at Gölcük State Hospital Maternity Unit,Kocaeli between 2010 to 2013. All mothers offered postnatal care clinic (PNC) for newborn hearing test (NHT) screenings, neonatal and maternal care within two weeks after delivery. A total of 4193 deliveries included in the study. The deliveries of integrated services (n=3093) compared to deliveries before integration (n=1100) for postnatal service utilization rates.
RESULTS: The neonatal examination, NHT and maternal service utilization significantly increased after integrated services (p<0.0001). Especially maternal service utilization increased from 34% to 99 %.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The study found that the integration of newborn and mother health care services as a unit increased the utilization of PNC services.

8.Detection of anti- DNase B antibody upper normal values in children's age groups who were admitted to hospital with noninfectious reasons
Servet Delice, Rıza Adaleti, Simin Cevan, Pınar Alagöz, Aynur Bedel, Çağatay Nuhoğlu, Sebahat Aksaray
PMID: 28058354  PMCID: PMC5175091  doi: 10.14744/nci.2015.39358  Pages 136 - 141
GİRİŞ ve AMAÇ: Anti-streptolizin O (ASO) ve anti-DNaz B (ADB) antikoru titre ölçümü poststreptokokal komplikasyonların tanısında sık kullanılan serolojik testlerdir. Anti-DNaz B ve ASO normal titre düzeyleri yaş grubu, popülasyon ve farklı zaman aralıklarına göre değişmektedir. Ülkemizde ASO normal üst sınır titre belirlenmesine yönelik çok sayıda çalışma olmasına rağmen, ADB normal üst sınırı belirlenmesine yönelik çalışma sayısı çok azdır. Çalışmamızda 5-15 yaş arası çocuklarda ADB antikoru normalin üst sınır değeri (NÜSD)’ni saptamayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2013-Mart 2014 tarihleri arasında, Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi polikliniğine başvuran 5-15 yaş arası 121 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan çocuklarda; fiziki muayenede streptokoksik enfeksiyon bulgularının saptanmaması, ve/veya boğaz kültüründe A, C, G grubu beta hemolitik streptokok ürememesi, ASO ve C-reaktif protein (CRP) düzeylerinin normal değerde olması, son üç ayda streptokoksik enfeksiyon geçirmemiş olması kriterleri aranmıştır. Serum örneklerinde ADB nefelometrik yöntemle çalışılmıştır. Tüm ölçümlerin üst %20’sini, alt %80’inden ayıran değer NÜSD olarak hesaplanmıştır.
BULGULAR: Çalışma kapsamına alınan çocuklarda ADB titre ölçümleri 50 IU/mL ile 576 IU/mL arasında değişmekte olup, NÜSD 219.2 IU/mL olmuştur. 5-10 yaş arası grupta ADB titre ölçümleri 50 IU/mL ile 576 IU/mL arasında değişmekte olup, NÜSD 212.2 IU/mL ve 10-15 yaş arası grupta ADB titreleri 50 IU/mL ile 408 IU/mL arası olup, NÜSD 231.2 olarak saptanmıştır (p=0.008).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamıza göre ADB üst sınır değerleri yaşa göre değişkenlik gösterebilmektedir. Bu nedenle farklı yaş gruplarında, daha geniş kapsamlı çalışmalarla ulusal referans değerlerinin saptanmasına ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Anti-Streptolysin O (ASO) and Anti-DNaseB (ADB) are used for diagnosis of poststreptococcal complications. Normal values of ASO and ADB titers ranges vary, depending on age, population and different time intervals. Although there are more studies done for determining the upper limit of normal ASO titer in our country, there are stil few studies for ADB. In our study we aimed to determine the upper limit of normal ADB antibody titer in children aged 5-15.
METHODS: One hundred and twenty one children with noninfectious reasons aged from 5 to 15 who were admitted to our outpatient clinic of Haydarpaşa Numune Education and Research Hospital between November 2013 and March 2014 were included in the study. Patients were searched for following criteria; no streptococcal infection observation in last three months in physical examination and/or no growth of group A, C, and G of beta-haemolytic streptococci in throat culture, ASO and C reactive protein (CRP) levels being in the normal ranges. All serum samples were performed collectively by nephelometric method. The upper limit of normal value for anti-DNase B has been defined by separating the upper 20% from the lower 80% of all measurements.
RESULTS: Anti-DNase B antibody levels are found between 50-576 IU/ml and the upper limit is found as 219.2. When analyzed according to age groups, anti-DNase B antibody levels in the group aged between 5 to 10 years are ranged between 50- 576 IU/ml and the upper limit is found as 212.2 IU/ml, anti-DNase B antibody levels in the group aged between 10 to 15 years are ranged between 50-408 IU/ml and the upper limit is found as 231.2 (p=0.008).
DISCUSSION AND CONCLUSION: ADB antibody upper normal values show variability with age in our results. Therefore national reference values should be detected by more comprehensive studies.

9.The Bırth Satısfactıon Scale: Turkısh Adaptatıon, Valıdatıon And Relıabılıty Study
Fatma Çoşar Çetin, Ayşe Sezer, Yeliz Doğan Merih
PMID: 28058355  PMCID: PMC5175092  doi: 10.14744/nci.2015.40412  Pages 142 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Doğum Memnuniyet Ölçeğinin (DMÖ) Türkçe formunun geçerlik ve güvenirliğini incelemektir. Bu ölçek kadınların doğum deneyiminden memnuniyetini değerlendirmek için kullanılmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya doğum sonu kliniğinde yatan 150 kadın alınmıştır. Çalışmaya katılan kadınlar bilgilendirme formu ve DMÖ formunu doldurmuşlardır. DMÖ ölçümleri geçerlik ve güvenirlik analizleri yapılarak test edilmiştir.
BULGULAR: DMÖ 30 likert tipi sorudan oluşmaktadır. Hollins Martin ve Fleming tarafından geliştirilmiştir. Ölçekten alınabilecek puan 30-150 puan arasında değişmektedir. Ölçekten alınan puan arttıkça doğumdan memnuniyet artmaktadır. Ölçekte üç ana tema belirlenmiştir: Bakım kalitesi (ev değerlendirmesi, doğum ortamı, yeterli destek ve sağlık personeli ile iletişim); kadınların kişisel özellikleri (doğumla baş etme yeteneği, kontrol duygusu, doğum için hazırlanma, bebekle iletişim); doğum sürecinde deneyimlenmiş stres (doğum sürecinde sıkıntı yaşama, doğumda yaralanma, yeterli tıbbi bakım almış olma algısı, tıbbi müdahaleler, ağrı deneyimi, uzamış doğum ve bebeğin sağlığı). Ölçeğin iç tutarlılığı için yapılan analizde Cronbach alfa güvenirlik katsayısı 0,62’dir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, 30 likert tipi sorudan oluşan, kadınların doğum algılarını değerlendirmek amacıyla hazırlanan DMÖ ölçeğinin Türkçe formunun geçerli ve güvenilir olduğu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: The objective of this study is to investigate the validity and the reliability of Birth Satisfaction Scale (BSS) and to adapt it into the Turkish language. This scale is used for measuring maternal satisfaction with birth in order to evaluate women’s birth perceptions.
METHODS: In this study there were 150 women who inpatient postpartum clinic. The participants filled in an information form and the BSS. The measurement properties were tested by conducting reliability and validation analyses.
RESULTS: BSS entails 30 Likert questions. It was developed by Hollins Martin and Fleming. Taken from the scale scores ranged from 30-150 points. The higher scores from the scale, mean increases birth satisfaction. Three overarching themes were identified in Scale: service provision (home assessment, birth environment, support, relationships with health care professionals); personal attributes (ability to cope during labour, feeling in control, childbirth preparation, relationship with baby); and stress experienced during labour (distress, obstetric injuries, receiving sufficient medical care, obstetric intervention, pain, long labour and baby’s health). Cronbach’s alfa coefficient was 0,62.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the present study, BSS entails 30 likert questions and evaluate women’s birth perceptions. The Turkish version of BSS has been proven to be a valid and a reliable scale.

ORIGINAL IMAGES
10.Penetrating Gunshot Injury; A Case Image
Adnan Kaya, Emine Caliskan, Ahmet Oz, Muhammet Keskin
PMID: 28058356  PMCID: PMC5175093  doi: 10.14744/nci.2015.78941  Page 151
Penetrating gunshot injury is rare to be seen but it is a life threatening condition whenever it is present. First stabilization of the patient’s vital signs with saline infusion, compression of bleeding sides should be provided. And then transfer to an advanced life support facilities must be the second step. Here we present a 17-years-old female patient who had a penetrating gunshot injury during the ongoing war in Kobani, Syria. The first aid was performed successfully in the field and the patient was admitted to our emergency department with good vital signs. She had a blood pressure of 112/65 mmHg, a pulse rate of 97 bpm, a body temperature of 36.4°C and a respiration of 19 for minute. On the physical examination there was a large scale of bullet entry wound on left breast without any exit wound. The thoraco-abdominal computerized tomography revealed multiple missiles in breast (Figure-1A), one in liver (Figure-1B) and one in the left ventricle (Figure-1C) with left pleural bleeding. Abdominal ultrasonography showed abdominal fluid which was attributed to trauma to liver. Trans-thoracic echocardiography revealed normal left ventricle ejection fraction and valve functions without any pericardial effusion. The patient was referred a tertiary hospital for multidisciplinary approach. There the patient has undergone a successful liver repair operation and tube drainage of pleura. Resection of the missiles from the breast was also performed. Continuous echocardiography was performed for evaluation of cardiac performance and pericardial effusion. Luckily there were no need for cardiac surgery and the patient was discharged without any disability. By presenting this case image we would like to remind a very rare condition; penetration gunshot injury and the management of it. Multidisciplinary approach to casualties like this is crucial for keeping the patients alive.

CASE REPORT
11.Primary Subcutaneous Cyst Hydatid In The Abdominal Wall: A Case Report
Mehmet Gülmez, Aysun Şimşek Çelik, Sevcan Alkan, Buğu Usanma Koban, Rümeysa Soyalan Önal, Mehmet Ali Uzun
PMID: 28058357  PMCID: PMC5175094  doi: 10.14744/nci.2015.58066  Pages 152 - 154
Giriş: İnsan vücudu hidatik hastalığa sebep olan Echinococcus Granulosus için ara konaktır. En sık görülen tipi E. Granulosus'tur. E. Granulosus en sık karaciğer ve akciğeri etkilemektedir. Diğer organları etkilemeksizin primer subkutan dokunun kist hidatiği oldukça nadirdir.
Olgu sunumu: 60 yaşında Türk kadın hastanemize karın duvarında sol paraumblikal bölgede büyüyen kitle nedeniyle başvurdu. Yüzeyel doku ultrasonografisinde karın duvarında sol paraumblikal bölgede subkutan doku yerleşimli 3×2 cm lik kistik lezyon saptandı ve hidatik kist açısından şüpheliydi. Hastanın daha önce başka bir organ yerleşimli kist hidatik nedeniyle operasyon öyküsü yoktu ve hidatik seroloji negatifti. Kist cerrahi olarak dikkatli bir şekilde çıkarıldı. Makroskopik incelemesinde germinatif membranı ile hidatik kisti desteklemekteydi ve spesmenin patolojik incelemesi de hidatik kist olarak raporlandı.
Sonuç: Hidatik kist, hastalığın endemik olduğu bölgede yaşayan bir hastada subkutan dokuda kistik kitle saptandığında düşünülmelidir. En iyi tedavi kistin bütünüyle çıkarılmasıdır.
Introduction: Human body is an intermediate host for Echinococcus Granulosus which is a cestode causing hydatid disease. The most common type is E. Granulosus. E. Granulosus is most often involving the liver and the lung. Primary subcutaneous cyst hydatid without involving other organs is extremely rare.
Case presentation: A 60 year old Turkish woman came to our hospital with a growing mass in the left paraumblical abdominal wall. In the superficial tissue ultrasonography 3×2 cm cystic mass was detected in the subcutaneous tissue of left paraumblikal abdominal wall and it was doubtful for hydatid cyst. The patient had no history of surgery for a hydatid cyst in other organ and the hydatid serology was negative. The cyst was surgically excised carefully. The macroscopic exploration suggested a hydatid cyst with its germinative membrane and the histopathological examination of the specimen was reported as a hydatid cyst.
Conclusion: Hydatid cyst should be considered when a subcutaneous cytic mass is determined in a patient living in the region where the disease is endemic. The best treatment is the completely removal of the cysts.

12.A Rare Cause of Pleural Effusion: Adult Onset Still’s Disease
Soner Demirbaş, Orkide Kutlu, Bahar Kandemir, Abdullah Sakin
PMID: 28058358  PMCID: PMC5175095  doi: 10.14744/nci.2015.04696  Pages 155 - 158
Erişkin Still hastalığı nadir görülen bir sistemik inflamatuar hastalıktır. Hastalığın başlangıcı boğaz ağrısı, antibiyotiklere cevap vermeyen farenjit, günde bir ya da iki kez 2 kez pik yapacak şekilde yükselen ateş, gövde ve ekstremitelerde belirgin somon renkli döküntü, artralji, artrit, myalji, yorgunluk, iştahsızlık, bulantı ve kilo kaybı ile olmakta, hepatosplenomegali ve lenfadenopatiler görülebilmekte; laboratuarda ferritin ve diğer akut faz reaktanlarında yükseklik, nötrofilik lökositoz, ANA ve RF negatifliği saptanmaktadır. Hastalığın seyrinde plevral ve perikardial effüzyonlar ve geçici pulmoner infiltasyonlara ilave olarak nadiren myokardit ve kalp yetersizliği de gelişebilmektedir. Burada nedeni bilinmeyen ateş sebebi ile tetkik edilen ve Erişkin Still hastalığı tanısı koyduğumuz hastamızı nadir bir plevral effüzyon etyolojisi olması sebebi ile hatırlatma amaçlı sunduk.
Adult onset Still's disease is a rare systemic inflammatory disorder. The onset of disease is with pharyngitis, which do not respond to antibiotics, one or two times fever peak, marked salmon colored rash on the trunk and extremities, arthralgia, arthritis, myalgia, fatigue, loss of appetite with nausea and weight loss; hepatosplenomegaly and lymphadenopathy can be seen; in laboratory examinations ferritin and other acute phase reactants distinctly heigh, neutrophilic leukocytosis, ANA and RF negativity is determined. Pleural and pericardial effusions and transient pulmonary infiltation rarely myocaritis can be seen in the course of the disease. Here we report a patient who examined for fever of unknown origin and diagnosed with adult onset Still's disease which is a rare etiology of pleural effusion.

13.A Case Of Psoriasis Vulgaris With Pulmoner Fibrosis Secondary To Methotrexate
Ayşe Serap Karadağ, Asiye Kanbay, Emin Özlü, Tuğba Kevser Uzunçakmak, Canan Gedik, Necmettin Akdeniz
PMID: 28058359  PMCID: PMC5175096  doi: 10.14744/nci.2015.97759  Pages 159 - 161
Metotreksat (MTX), başta psoriazis olmak üzere birçok dermatolojik hastalığın tedavisinde kullanılan bir folik asit analoğudur. MTX tedavisi alan hastalarda kutanöz ve sistemik birçok yan etkiler ve toksisiteler görülebilmektedir. Ondört yıldan bu yana psoriazis vulgaris tanısıyla 8 aydır sistemik MTX tedavisi (12.5 mg/hafta) alan 58 yaşında bayan hasta son 1 aydır devam eden sürekli öksürük şikayeti ile başvurdu. Göğüs hastalıklarına yönlendirilen hastanın çekilen bilgisayarlı tomografisinde solda bazalde plevral kalınlaşmalar, sağ akciğer orta lob lateral segmentte periferik tarzda interlobüler septal kalınlaşmalar ve her iki akciğerde yer yer buzlu cam görüntüsü saptandı. Bu bulgularla metotreksat toksisitesi şüphesi düşünülerek akciğerden doku örneklemesi ve bronkoskopi yapıldı. Bilgisayarlı tomografi ve doku incelemeleri sonucuna göre metotreksata bağlı interstisyel akciğer hastalığı bulguları saptanan hastanın metotreksat tedavisi stoplanarak hastaya 32mg/gün metilprednizolon tedavisi başlandı. 1 ay sonra yapılan incelemelerde hastanın klinik bulgularında gerileme ve akciğer grafisinde retiküler alanlarda azalma izlendi. MTX’a bağlı pulmoner sistem toksisitesi nadir olmakla birlikte, akciğerde en çok hasara neden olan ilaçlar arasında üst sıralarda yer alan metotreksatı kullanan olgularda solunum sistemi bulguları önemsenmeli ve bu açıdan dikkatle incelenmelidir.
Methotrexate is the folic acid analogue drug that used in various dermatological disorders, especially in psoriasis. Cutaneous and systemic side effects can be seen during methotrexate treatment. A 58 year old female patient presented with persistent cough last one month. The patients past medical history was remarkable for psoriasis, for which she was on follow up for the last 14 years and received systemic methotrexate (12.5 mg/ week) within the last eight months. The patient was referred to pulmonology for persistent cough. Computed tomography (CT) of the chest revealed pleural thickenning on the left lung, interlobular septal thickenning on the right lung and frosted glass areas in both lungs. Methotrexate induced pulmonary toxicity was considered and lung biopsy and bronchoscopy was performed to patient. The patient was diagnosed with methotrexate induced pulmonary toxicity based on the clinical, radiological and histopathological findings. Methotrexate treatment was stopped and a therapy with systemic corticosteroid 32 mg/day was initiated. Significant improvement was observed clinically and radiologically after one month of therapy. Methotrexate is a toxic drug to the lungs, but this condition is not common. All patients prescribed MTX should be advised for lung toxicity and to report the development of respiratory symptoms to their physician.

14.A rare malignancy in a patient with neurofibromatosis: Gastric adenocarcinoma.
Bora Barut, Volkan İnce, Fatih Özdemir, Murat Harputluoğlu, Burak Işık
PMID: 28058360  PMCID: PMC5175097  doi: 10.14744/nci.2015.33042  Pages 162 - 164
Nörofibromatozis, kutanöz hiperpigmentasyon ve multiple nörofibromlarla karakterize otozomal dominant geçişli, çoğunlukla periferal ve santral yerleşimli nöral tümörlerin eşlik ettiği bir hastalıktır. Vakaların % 25'inde gastrointestinal sistem tutulumu görülmektedir. Gastrointestinal stromal tümörler, pankreas ve duodenum kökenli nöroendokrin tümörler nörofibramatozisli hastalarda en sık görülen tümörlerdir. Nörofibromatozis ve mide adenokarsinom birlikteliği oldukça nadir görülen bir durumdur. Biz bu olgumuzla mide adenokarsinom tanısıyla opere ettiğimiz nörofibromatozisli bir hastamızı sunmayı amaçladık.
Neurofibromatosis is a autosomal dominant disease that characterized by cutaneous hyperpigmentation and multiple neurofibromas and often accompanied by localized peripheral and central neural tumors. Gastrointestinal involvement is seen in % 25 of cases. Gastrointestinal stromal tumors, pancreatic and duodenal neuroendocrine tumors are the most common tumors in neurofibromatosis patients. Neurofibromatosis and gastric adenocarcinoma is an extremely rare combination.İn this case we aim to present a patient with neurofibromatosis opereted due to gastric adenocancer.

15.Concomitance of diabetic neuropathic amyotrophy and cachexia: A case report with review of the literature
Tuba Tülay Koca
PMID: 28058361  PMCID: PMC5175098  doi: 10.14744/nci.2015.52523  Pages 165 - 170
Giriş: Diyabetik amiyotrofi kalça ve uyluk bölgesinde ciddi kıvrandırıcı ve yanıcı ağrı ile ortaya çıkan nadir bir durumdur. Bu durumu sıklıkla asimetrik, alt ekstremite proksimal kuşak kaslarda kuvvet kaybı ve atrofi takip eder. Diyabetik nöropatik kaşeksi diyabetik nöropatiler içinde farklı bir klinik tiptir. Etkilenen ekstremitelerde yoğun ağrıya iştahsızlık, kilo kaybı hatta duygudurum ve uyku bozuklukları eşlik eder.

Olgu: Kötü glisemik kontrollü olduğu bilinen, tip 2 diyabetik 42 yaşındaki kadın hasta 3 aydır olan iştahsızlık, kilo kaybı (ortalama 15 kg), alt ekstremitelerde ciddi yanıcı ağrı, depresyon ve uyku bozuklukları ile başvurdu. Bilateral alt ekstremite proksimal kaslarında kuvvet kaybı ve atrofi mevcuttu. Üst ekstremite refleksleri azalmış, patella ve aşil reflekleri alınmıyordu. Hasta klinik bulgular, elektrofizyolojik ve radyolojik inceleme ile diyabetik amyotrofi ve diyabetik nöropatik kaşeksi birlikteliği olarak değerlendirdik.

Sonuç: Hekimler diyabetes mellitus’un diğer nöropati tiplerinden farklı karakteristikleri olan bu nadir komplikasyonları göz önünde bulundurmalıdırlar.
İntroduction: Diabetic amyotrophy is a rare condition in which patients develop severe aching or burning pain in hips and thighs. This is followed by weakness and wasting of the muscles in proximal lower extremities, which often occurs asymmetrically. Diabetic neuropathic cachexia is a different type of diabetic neuropathies. İt consist of intense pain in affected extremities accompained with anorexia, weight loss as well as mood and sleep disturbances.

Case: A 42-year-old woman, a known worse glysemic controlled type 2 diabetic, presented with loss of appetite, loss of weight (approximately 15 kg), severe burning sensation over her lower limbs, depression and sleep disturbances for 3 months. Symmetric wasting was noted in her proximal lower extremities with bilateral muscle weakness. Her patella and achill reflexes were absent with decrease in her upper extremity reflexes. We evaluated the patient as diabetic amyotrophy and diabetic neuropathic cachexia with clinical signs, electrophysiological and radiological examination.

Conclusion: Physicians should take into consideration these rare complications of diabetes mellitus showing different characteristics beyond other types of neuropathies.

16.An unusual cause of acute abdomen – epiploic appendagitis: report of two cases
Buşra Burcu, Özgür Ekinci, İbrahim İnan, Ferman Tevfik Özyalvaç, Turgut Tunç Eren, Orhan Alimoğlu
PMID: 28058362  PMCID: PMC5175099  doi: 10.14744/nci.2015.25338  Pages 171 - 174
Epiploik apendiks 1543 yılında Vesalius’un anatomik olarak tanımladığı gibi kolonu saran periton tarafından oluşturulmuş içi yağ dolu keseciklerdir. Bu araştırmada nadir görülen ve genellikle kendini sınırlayan bir hastalık olan epiploik apandisit olguları sunulması amaçlandı.
Epiploic appendages, first described in 1543 by Vesalius, are fatty structures which are attached through the length of the colon and consisted by visceral peritoneum.Epiploic appendages is an uncommon and self-limiting disease. In this report, we aimed to present two patients with epiploic appendagitis.

LETTER TO THE EDITOR
17.Synthetic cannabinoids and Renal Injury
Alper Alp
PMID: 28058363  PMCID: PMC5175100  doi: 10.14744/nci.2015.82246  Pages 175 - 176
Abstract | Full Text PDF


 
©NCI 2016. Bu sitenin tüm hakları Istanbul Kuzey Klinikleri’ne aittir.